Meydan sustu.
Öyle kahvehanedeki iskambil sessizliği değil. Öyle cenaze dönüşü sessizliği de değil.
İnsanların, ilk kez bir başkasının içini duymaya hazır olduğu sessizlik.
Sessiz Usta elindeki ince belli bardağı avuçlarının arasında çevirdi. Çay çoktan soğumuştu.
Küçük çocuk hâlâ karşısındaydı.
"Usta..." dedi yeniden. "Sen hiç kırıldın mı?"
Bu sefer meydandaki herkes aynı soruyu duymuş gibi başını kaldırdı.
Usta cevap vermedi önce.
Karşıdaki çınarın gövdesine baktı. Sonra yıllardır oturduğu banka. Sonra ellerine.
O eller ki yüzlerce kapıyı tamir etmişti. Binlerce menteşe sıkmıştı. Kim bilir kaç çatlağı kapatmıştı.
Ama insan kendi içindeki çatlağa tornavida sokamıyordu.
Derin bir nefes aldı.
"Ben..." dedi.
Kelime ağzından zor çıktı.
"Ben oğluma küstüm."
Meydanın üzerinde görünmez bir kuş sürüsü havalanmış gibi oldu.
Kimse bunu beklemiyordu.
Usta devam etti.
"Yıllar önce... Bir laf ettim. O da bir laf etti. Ben büyüğüm diye sustururum sandım."
Bir yudum almak istedi. Bardak boştu.
"Gitti."
Sessizlik biraz daha ağırlaştı.
"Arkasından bakarken dedim ki... İki güne döner."
Başını eğdi.
"İki gün iki ay oldu. İki ay iki yıl oldu. Sonra insan beklemeye alışıyor sanıyor."
Çocuk fısıldadı:
"Sonra?"
Ustanın gözleri uzaklara gitti.
"Sonra beklemek alışkanlık olmuyor evlat. Sadece yara kabuk bağlıyor."
Meydanda oturan kasap başını önüne eğdi.
Bakkal derin bir iç çekti.
Az önce öfkeden köpüren genç adamın gözleri dolmuştu.
Çünkü herkes birini hatırlamıştı.
Aramadığı bir kardeşi.
Affetmediği bir dostu.
Telefonunu açıp da yazamadığı bir mesajı.
Usta ilk kez gözlerini kalabalığa kaldırdı.
"Yıllarca şunu sandım."
Sesi titredi.
"Ben haklıysam mesele bitmiştir."
Başını iki yana salladı.
"Meğer haklı olmak başka şeymiş... Yalnız kalmak başka."
Çınarın yaprakları hafifçe hışırdadı.
Sanki ağaç bile dinliyordu.
"Oğlumla aramızdaki kavganın ne olduğunu bugün sorsanız... Hatırlamam."
Meydanda birkaç kişi acı acı gülümsedi.
Çünkü onlar da biliyordu.
İnsan yıllarca öfkeyi taşırdı ama sebebini unuturdu.
Usta devam etti:
"Ama hatırladığım bir şey var."
Herkes biraz daha yaklaştı.
"O gün kapıdan çıkarken dönüp bana baktı."
Durdu.
"Ben o bakışı hâlâ unutamadım."
Meydanda bir kadın gözyaşını sildi.
Genç adam yumruk yaptığı ellerini açtı.
Kasabın omuzları düştü.
Ve ilk kez o gün, meydandaki insanlar birbirlerinin fikirlerine değil, yaralarına bakmaya başladı.
Usta çocuğa döndü.
"Bak evlat..."
"Öfke ateş gibidir. İlk yaktığı yer karşı taraf sanırsın."
Parmağıyla göğsünü işaret etti.
"Meğer önce sahibini yakarmış."
Çocuk başını salladı.
Usta gülümsedi.
Yıllardır görülmeyen yorgun bir gülümsemeydi bu.
"Cırcır sesi çıkarır. Sabır ise tamir eder."
Sonra cebinden eski bir telefon çıkardı.
Titreşen ellerle ekranı açtı.
Meydan nefesini tuttu.
Rehberde yıllardır silinmemiş bir isim vardı.
"Oğlum."
Usta uzun süre ekrana baktı.
Sonra arama tuşuna bastı.
Telefon çalmaya başladı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Meydandaki herkes sanki kendi geçmişini arıyormuş gibi bekledi.
Ve o an kimse cevap verip vermeyeceğini merak etmiyordu artık.
Çünkü asıl değişen şey telefonun ucundaki insan değildi.
Asıl değişen, yıllardır nöbet tutan bir kalbin sonunda öfkesini bırakabilmesiydi.
Meydanın ortasında, çay kokusu ve akşam serinliği arasında, bir nöbet bitiyor, bir dönüş yolu açılıyordu.
Ve bazen insanın tamir ettiği ilk şey, bir kapı değil, geri dönmeye cesaret eden kendi gönlü oluyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder